"Olmaya devlet cihanda..." - Ergun Göze
GEÇEN hafta başında, çeyrek asırdır yakamı bırakmayan bir atak beni tekrar yokladı ve yatağa düşürdü. O gece bir tıbbî müdahale ihtiyacı olduğunu hissettim ve bir ambulans çağırttım. Bu ise ilk defa oluyordu. Şuurumu uyanık tutmaya çalışarak ambulansın koltuğuna bağlanıp iki kat tangır tungur aşağı indirilişimi çok iyi takip ettim. Çünkü her tangırtı beynimde zonkluyordu. Sonra ambulanstaki hızlı tangırtı, her virajla beraber baş dönmesi. Varacağımız Ferihan Laçin hastanesi (Eski Kadıköy Hastanesi) yakındı ama yol bana çok uzun geldi.
Fakat, Ferihan Laçin Hastanesi'nin kapısından içeriye girer girmez hava değişti. Her yer aydınlık, pırıl pırıl. Bir genç nöbetçi hekim, büyük bir ciddiyet ve yanlışa düşmemek için dikkatle ilk kontrolü yapıyor. hastanelerin görünüşünün ve hele kokusunun hasta üzerinde ne kadar müessir olduğunu birçok kere yaşamıştım. Üstelik bu sefer üçüncü kata karyolayla yâni asansörle ve tangır tungursuz çıkardılar.
Tedbirler
Birçok hemşire, doktor pervane gibi. Birisi tansiyon ölçüyor, diğeri damara kanül takıyor, beriki serum hazırlıyor, bir başkası derece koyuyor. Ve seruma ihtimallere göre ilaçlar katılıyor. Tansiyonumun düşmesi lâzım, onun için de içerdeki fazlalıkları atmak için başka tedbirler.
Oda hastane odası gibi değil temiz ve lüks bir otel odası. Televizyonuna kadar hepsi düşünülmüş. Ama ben sadece gece ile baş başayım. 22 Aralık'tı galiba Şeb-i Yelda. Yâni senenin en uzun gecesi. Ama benim için en uzun gece bu gece. Aklıma meşhûr beyit geliyor "Şebi Yelda'yı müneccim muvakkit ne bilir? Mübtelayı gama sor kim geceler kaç saat?"
Fakat unutmayayım, bu gece tıbbın ve tıb temsilcilerinin yardımı da var. Ve o yardımla sabaha rahatlamış çıkıyorum. Karyolada oturabilmek için iki-üç başarısız tecrübeden sonra nihayet önce oturup sonra banyoya gidebiliyorum. Bir banyonun temiz, disiplinli, güzel tanzim edilmiş olması ve sıcak suyun da bulunması ne büyük bir tıbbî nimet?
Ama asıl gündüz gelen doktorlar. Mustafa Bey sakin fakat ihatalı ve nazik bir dahiliyeci. İşi esastan o yönlendiriyor. Birçok test zaten önceden yapılmış, sonrakilerle tamamlanıyor ve teşhis konuyor, ilaçlar programlanıyor ve iki gece yattıktan sonra taburcu ediliyorum. Bütün hemşirelerden helallik dilemek gerek. Bu alaka sadece bana değil Bülent Bey?in başhekim olduğu bu hastanede herkese karşı gösterildiğine şahit olduğum mesleki ve ahlâki bir davranış.
Tespitlerim
Bu tecrübede şunları bir daha tespit ediyorum. Türkiye'de artık hastanecilik gerekli seviyeyi bulmuş ve dahası da olacaktır. Tıp teknolojisi ise ne kadar ilerlemiş. Ultrason servisi, kulak servisi, laboratuvarlar dış dünya ölçülerine göre ayarlanmış. Evde Peyami Safa'dan müntakil "Larousse Medicale"de konan teşhise bakıyorum. Görüyorum ki Batı, tıbbı, Ortaçağ'da İslam Dünyası'ndan aldığı bu ilmi âdeta genel hatlarıyla tamamlamış ve bu günkü parlamayı hazırlamış. Eskiler medrese diliyle "İlmi ebdan, ilmi edyandan akdemdir", "Beden ilmi, diyanet ilminden önce gelir" demişler ve fakat sonra bu formülü terk etmişler. Öyle ya beden hasta ve işlemez olursa dinini nasıl icra edecek? Neyse ki iki-üç günlük yedek yazım vardı, gazetedeki arkadaşlar da farkına varmadılar. Aziz okuyucularım atalarımız ne demişler "Allah hekime hakime muhtaç etmesin ama onları da eksik etmesin". Hele Ferihan Laçin kadrosu gibi olursa. Ve ne demiş Kanuni Sultan Süleyman Atamız "Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi" Her yılınız, ayınız gününüzde her nefesiniz milletçe hem sağlıklı, hem devletli olsun aziz okuyucularım ve hastaneye koşan yakın dostlarım.
- 124 okuma
- Arkadaşına gönder


